Basında Biz 🤍
Mimesis Dergi -Evrensel Gazetesi- Tiyatro Dergisi
OYUNU YAZARKEN ÖNCESİ VE SONRASI
Nüfus Mübadelesi’nin üçüncü kuşak torunlarından biri olarak, bu oyunu yazmayı atalarıma olan bir borç olarak görüyorum. Doğduğunuz toprakları, yurdunuzu ve anılarınızı geride bırakmak çok zordur… En acı olan ise bu kararın başkaları tarafından verilmesi ve insanların buna mecbur bırakılmasıdır.
Anneannemden dinlediğim hikâyeler ve okuduğum kitaplar ruhumu bambaşka yerlere taşıdı. Bu zorunlu göçün, onu yaşayan insanların üzerinde silinmez bir travma yarattığını ve bunun farkında olmadan sonraki kuşaklara aktarıldığını hissettim. Araştırmalarım sırasında duygusal olarak çok zor günler geçirdim; bu oyunu gözyaşları içinde yazdım. Ne yazık ki bugün bile bu oyuna dönüp yeniden okumak ve üzerinde çalışmak cesaret istiyor. Bazen kendimi buna yeterince güçlü hissetmiyorum. Dilerim tarih bir daha hiç kimseye böyle acılar yaşatmaz.
Yaklaşık üç yıl boyunca, mübadele nedeniyle göç etmek zorunda kalan bir ailenin evine yerleşen başka bir aileyi anlatan bir hikâye yazmak istedim; ancak konusuna karar veremedim. Bekledim…
Büyükannem Gülsüm, Pravişte’nin Samakol köyünden (bir rivayete göre ünlü demirci ustası Karagöz de bu köyde doğmuştur) oğlu Ali ve gelini Ayşe ile birlikte göç etmişti. Aile Kuşadası’na yerleşmiş ve kendilerine küçük bir zeytinlik verilmişti. Amcalarım, halalarım ve babam Kuşadası’nda doğdu. Annemin tarafı ise Bulgaristan’ın Kızanlık şehrinden göç etmişti. Bunlar savaşların hiç bitmeyecekmiş gibi göründüğü yıllardaydı…
Behiye, büyükannemin annesinin adıydı. Bu nedenle oyunda Gülsüm ve Behiye isimlerini kullandım. Angeliki, İtalya’da öğrenciyken tanıştığım Selanikli bir arkadaşımın adıydı. Sofokli, başka bir arkadaşımın küçük kardeşinin ismiydi. Fotini ise yine Selanikli bir arkadaşımın hem annesinin hem de kızının adıydı. Beyoğlu Ali ise hiç tanımadığım, hakkında hiçbir hatıram olmayan aile büyüklerimizden birinin ismiydi.
Bu insanların bir araya gelip konuşmalarını, yaşadıklarını birbirlerine anlatmalarını istedim; çünkü onları gerçekten anlayabilecek başka kimse yoktu. Söke’nin Doğanbey köyünden Angeliki’nin, eski Rum komşumuz olduğu söylenen kadın gibi derin bir yas içinde olmasını istedim. Siyahlara bürünmüş, yüz yıllık bir aşkı kalbinin derinliklerine gömmüş ince bir kadın…
Doğanbey köyünde ahşap bir kapının domuzları uzak tutmak için kullanıldığını görmüştüm. Yazarken köyü ve Milet’i unutmadım. Persler tarafından yıkılan o büyük uygarlığı… Manoli’nin İngiliz ve Fransız subaylarını Priene ve Milet’te gezdirmesini, Osmanlı döneminde ülkemizin antik kentlerinden kaçırılan eserlere bağladım. Zihnimde, bir antik kenti keşfeden yabancı bir subayın siyah-beyaz fotoğrafını canlandırdım.
Behiye’nin, annemin babası Hüseyin dedemin Söke Ovası’nda çalışmaya giderken yanında götürdüğü cevizli kuru incirleri sevmesini istedim. Giritli yengem Mücessem gibi, Behiye de otları ve çeşitli yemekleri severdi.
İzmir’in ve Selanik’in bir zamanlar ne kadar güzel şehirler olduğunu okumasaydım bilemezdim. Bir zamanlar cennet olarak görülen bu şehirlerin yıkımını kabullenmek benim için çok zordu. Farklı dinlerden insanların kendi dillerini konuşarak özgürce yaşayabilmesi bir ütopya değildi.
Mübadeleden önce kuyruklu yıldızların görünmesi ya da sert geçen kışların uğursuzluk işareti olduğuna inanılırdı. Ben de bunu hikâyede böyle bir alamet olarak kullanmak istedim.
Erotokritos Destanı Girit Adası’nda çok önemliydi; birçok genç destandan bölümleri ezbere bilirdi. Uygarlığın merkezinden böylesine büyük bir destanın çıkmış olması beni derinden etkiledi.
Angeliki’nin kız kardeşinin Balat Söke civarındaki tarlalarda çalışırken bir yüzük bulması hikâyesi aslında anneannem Kadriye’nin kız kardeşine aittir. Anneannemden sık sık dinlediğim bu hikâyede, yüzüğün üzerinde işlenmiş siyah saçlı genç kızın sevdiğine kavuşamadığı için intihar ettiği anlatılırdı.
Annemin üvey amcası Arnavut’tu. Evlendiği kadın da Beyoğlu Ali’nin üvey annesi gibi iri yapılı ve açık tenliydi. Kadının ilk kocası gerçekten bir eşkıyaydı. İbram’ın babası gibi köy köy dolaşıp haraç toplardı. Bir gün cesaretini toplayan bir köylü, ahşap bir kapının arkasından ona tüfekle ateş etti. Herkes derin bir nefes aldı. Korkulan adam artık yoktu. Olay dönemin gazetelerine bile konu olmuştu. Gazete kupürünün hâlâ saklandığı söylenirdi. Bunları da unutmadım…
Annemin büyük dayısı Heybeliada’da yaşardı; onu Angeliki’nin bir gün ziyaret edeceği dayısı Kostas ile özdeşleştirdim. “Sisamlı Kız” oyunu ve “Sisamlı Kız” şarkısı da notlarım arasında hiç unutulmadan yer aldı.
Karakterlerin seyirciye Davutlar’da villalar yapılırken yok edilen şeftali bahçelerinden, Fethiye’nin mis kokulu ekşi eriklerinden ve Ayvalık’ın zeytinlerinin tadından söz etmelerini istedim. Fotini’nin evini terk ederken ardında bıraktığı kahvaltı sofrasını yazarken, “Gâvurlar geliyor!” diye bağırarak istasyona koşan Sökelilerin geride bıraktığı kahvaltı sofralarını düşündüm. Gelen askerler sofradaki yiyecekleri yemek isteyince komutanları onları uyarmıştı:
“Yemeyin, zehirli olabilir.”
Kimsenin kimseye güvenmediği o yılların bir daha yaşanmamasını diledim.
Söke’nin nohut mayasıyla yapılan Tatlımaya ekmeğinin karşı adalara gönderilmesini… İkarya’nın balını… Selçuk Hacısuluk İstasyonu’ndaki kızarmış göl balıklarını… Babamın avdan getirdiği küçük bıldırcınları… Annemin Gülsüm gibi terzi oluşunu… Beyoğlu Ali’nin babasının Homeros gibi zeytin ağaçlarıyla konuşmasını… Fotini’nin çocuğunu kaybetmesini, tıpkı teyzemin kızını kaybettiği gibi… Ve her ölümden sonra yeni bir hayatın doğmasını…
“Benim Evim, Senin Evin”, doğup büyüdüğüm Kuşadası ve Söke’nin eski Rum mahallelerinde saklıdır...
Evrim Tanış




Yorumlar